Bir zamanlar Tibet’te her yere çıplak ayakla giden bir adam yaşarmış. Ayakları kesikler içinde kalır, canı çok yanarmış. Adam bir sabah heyecanla uyanmış ve şöyle demiş:

“Sonunda ne yapacağımı buldum. Adım atacağım her yeri önce deriyle kaplarsam ayaklarım bir daha acımaz!”

Muhtemelen “E adam bir acayipmiş. Ayağına ayakkabı giyse daha mantıklı olmaz mı?” diyorsunuz.

Biz de fark etmeden hayatta aynı şeyi yapıyoruz aslında. Aklımızı ve kalbimizi koruyup kollayacak formüllere dönmek yerine mütemadiyen dış dünyayı suçlayarak, şartları, insanları, olayları değiştirmeye çalışarak kendimizi tüketiyoruz. Yaygın bir yanılgı olan “bir gün uygun şartlar bir araya gelecek ve ben o zaman gerçekten mutlu olacağım” düşüncesine fazlaca bel bağlıyoruz.

Diyeceksiniz ki “Ayağımı kesen taşın hiç mi suçu yok” Elbet var. Ancak kendi kutumuzda yaşamak yerine oradan çıkacaksak, biliyoruz ki hayat paketinin içinde keyif, neşe, mutluluk, canlılık ile birlikte dert, sıkıntı, keder, hayal kırıklığı da geliyor. Zorluklar öyle ya da böyle, farklı senaryolarla, farklı oyuncularla vuku bulmaya devam ediyor.

Kendi ayakkabını yapıp giymek mümkün mü? Pek tabi. Peki kestirme bir yolu var mı? Bence yok. Kendimizi, yaşamı, insan dediğimiz varlığı tanıdıkça, geriye dönüp yaşadıklarımıza serin bir baş ve açık bir kalple bakıp dersler çıkardıkça, yeni zorlukları da bu ikisiyle karşıladıkça gerçekleşen bir şey ‘ayakkabı yapımı’.

Ve hemen bugün uygun şartları yaratmak, serin bir baş ve açık bir kalp için çalışmak için yapabileceğimiz şeyler var. Elden geldiğince. Mümkün olduğunca.

Artık psikolojik dayanıklılık (resilience), zorluklar karşısında yılmazlık dendiğinde, eskiden radikal gibi görünen bugünse “neden daha önce aklımıza gelmedi” dediğimiz mindfulness’ı ve fizyolojimizin bile temelinde olan şefkati konuşuyoruz.

Özellikle sıcak kalp yani şefkat kanadını güçlendirmek için, tüm memeli canlılarda bulunan bu kapasiteyi kendimiz ve diğerlerinin iyiliği ve sağlığı için besleyip büyütmemiz gerekiyor. Bir söz diyor ki: İçeride devrim yoksa dışarıda da devrim yok

İşte bu yüzden sıcak kalp yolculuğu içine bilgelik de eklenmiş haliyle önce kendimiz ile başlıyor. Harvard’lı psikolog Christopher Germer ve Akademisyen Kristin Neff yarattıkları bilimsel kanıtlarla desteklenen Öz Şefkatli Farkındalık ekolünde meditasyonlar, egzersizler, günlük hayatın içinde yapılan pratiklerle şefkat kapasitemizin geliştirilebilir olduğunu vurguluyor.

Öz Şefkatli Farkındalık yaklaşımı ile psikolojik dayanıklılığa giden yol şu 4 gerçeği idrak etmemiz ve hayatımıza almamızla gerçekleşiyor:

1.Radikal Bir Tutum: Önce Kabul Sonra Değişim

Bir zorlukla karşılaştığımızda çoğumuzun otomatik ilk tepkisi bu duruma, onun bizde yarattığı acıya direnç göstermektir. Bu tepki oldukça masum olsa da bize pek yardımcı olmaz. Hatta acının süresini uzatır, onu daha yapışkan hale getirir. Radikal bir tutum gibi görünse de ilk adım acının yaşamdaki varlığını ve bizim de o sırada acı çektiğimiz gerçeğini kabul etmektir.

Henüz içinde bulunduğumuz durumu kabul etmeden o durum üzerinde nasıl değişim yaratabiliriz değil mi?

Acı çekerken kendimize tekrarlayabiliriz: “Evet bu anda canım yanıyor ve bunun gerçekleştiğini kabul ediyorum”

2. Mindfulness: Kaçınmak Yerine Yakından Bakmak

Evet avuçlarımızı sıkmak yerine onları açtık. Şimdi avucumuzun içinden neler çıktığına bakalım. Kendimize sorabiliriz “Gerçekten canım yandığında bende ne oluyor? Mesela canımın yandığını nasıl anlıyorum?”

Bir araştırmacı merakıyla kendi deneyiminize dönebilirsiniz. “Hmm aklımdan …. düşünceleri geçiyor. Galiba öfke ve hayal kırıklığı duyguları burada. Peki bedenim bunları nasıl yaşıyor? Hmm …. bölgelerde sıkışma, gerginlik var”

Yüzümüzü dönmek acı üzerine eklemeler yapmadan, onu olduğu gibi, en yalın haliyle, direkt görmemizi ve yaşamamızı sağlıyor.

3. İnsan Olmanın Ortak Paydası: Yalnız Değiliz

Acı çekerken zorlanırken fark etmeden yaptığımız şeylerden biri kendimizi izole etmek ve çarpıtılmış bir “herkes iyi, bende sorun var” algısına kendimizi kaptırmamızdır.

Bu gerçek şunu hatırlatır “Herkes fiziksel, duygusal ve zihinsel acıyı yaşar. Hiç kimse bunun dışında değildir. Acı çekmek evrensel bir gerçektir. Bizi insan yapan şeylerden biridir. Herkes bazen böyle hisseder. Hatta herkes sıklıkla böyle hisseder”

Bu gerçeği görmek için etrafınıza dikkatle bakmanız yeterlidir. Sonra kendinize şunu söyleyebilirsiniz:

“Sorun yok. Yalnız değilim. Herkes bunu yaşıyor. İnsan olmak böyle bir şey”

4. Öz Nezaket: Dışarıda Aradığın İçeride Var

Acı çektiğimizde genelde dışarıdan bir şey gelsin ve ben daha iyi hissedeyim diye bekleriz. Birinin o sırada orada olup bize destek olması paha biçilmezdir. Bir destek sunuluyorsa kabul eder, tadını çıkarırız. Ancak diğer insanlar da kendi hayatları ile meşgul olduklarından bu destek her zaman, her acıda her dert ve sıkıntıda orada olamayabilir.

Oysa ki her zaman orada olan, istediğimiz her an dönebileceğimiz bir kaynak var. Kendimiz. Buna re-parenting yani yeniden ebeveynlik ya da kendine ebeveynlik diyebiliriz. Yetişkinlik hayatında form değiştirmiş olsa da aslında orada olmaya devam eden ihtiyaçlarımızı kendi ebeveyn parçamızla kendimize sağlamak mümkündür.

Bu gerçekte acı çekerken bir başkasından duymak istediklerimizi, arzuladığımız desteği ve sıcaklığı biz kendimize sunuyoruz.

“Böyle hissediyor olman normal”

“Senin yerinde kim olsa aynı şeyi hissederdi”

“Sen de insansın”

“Ben sana inanıyorum”

“Buradayım. Senin yanındayım. Bunu birlikte atlatacağız”

Neden bu cümlelerin rahatlatıcı etkisinden kendimizi mahrum bırakalım değil mi?

Hatta hemen ardından kendimize sorabiliriz “Bu durumu yaşarken biraz nefes almak için ihtiyacım olan nedir? Şimdi bana ne iyi gelirdi?” İçimizde uyanan yanıtlara güvenerek aktif bir şekilde ihtiyaçlarımızı fark edip onları karşılamak için harekete geçebiliriz.

Yazının sonuna gelirken geçenlerde beni düşündüren bir şeyi sizinle paylaşmak istedim.

Arkadaşımla sohbet ederken nadir diller uzmanı bir arkadaşından bahsetti. Dünyanın farklı yerlerinden kazılarda bulunan yazıları okuması için davetler alıyormuş. Yazılar çözüldüğünde çevresindekiler büyük bir keşif çıkacak ümidiyle beklerken çıkanlar aşk acısı çekenlerin şiirleri, sevgililerin mektupları, borç senetleri, boşanma dilekçeleri olurmuş. Arkadaşı bu duruma o kadar alışıkmış ki “e pek bişey değişmemiş” diyenlere “ne bekliyordunuz ki” dermiş.

Gördüğünüz gibi Antik Yunan’dan Tibet’e oradan da bugüne konu pek değişmiyor. İnsan olmak hep böyle bir şeydi ve böyle bir şey olmaya devam edecek. Sanırım binlerce yıl geçse de formül de değişmiyor. Dilerim serin bir baş ve sıcak bir kalple yaşanan dolu dolu bir ömür ucundan kıyısından hepimize kısmet olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yenilik ve etkinliklerden haberdar olmak için;